|
Dağlar:
Yerkabuğunun çıkıntılı, yüksek, eğimli yamaçlarıyla çevresine egemen
durumda olan ve oldukça geniş bir alana yayılan, tırmanması zor,
yüksek bölümlerine verilen ad. 2. Kızgın bir demirle vurulan damga.
Dalfidan:
Yeni yetişen dal gibi.
Dalga:
Deniz, göl, ırmak gibi geniş su yüzeylerinde genellikle rüzgârın,
depremin, akıntının etkisiyle oluşan çalkantı. 2. Belli bir süre
etkili olan dönem. 3. Kıvrım ya da kıvrım genişliği. 4. Titreşimin
bir ortam içinde yayılma dönemi.
Dalım:
Dal gibi güzel olanım.
Dalince:
Dal gibi ince yapılı.
Damla:
Yağmurun ya da bir sıvının en küçük ve yuvarlak parçası.
Damlam:
1. Damla kadar küçük. 2. Güzel, bereketli olan.
Dâne:
İpek.
Darçın:
Tarçın, güzel kokulu bir baharat.
Dare:
Eş, arkadaş, yoldaş.
Dari:
İpek.
Darin:
İş başında olmak.
Daristan:
Orman.
Daye:
Ana.
Define:
Saklı ya da gömülü duran değerli şeyler.
Defne:
1. Defnegillerden yaprakları güzel kokulu bir ağaç. 2. Zafer ve
mutluluk sembolü bir ağaç.
Değer:
1. Kıymet.
Bir işin önemini belirlemeye yarayan ölçü.
2. Yerinde olan, aykırı olmayan.
Bir şeyin ederi, karşılığı.
3. Yüksek ve yararlı nitelik.
Değim:
Uygunluk, yaraşırlık.
Deha:
Üstün zekâlılık.
Dehşet:
1. Büyük korku. 2. Olağanüstü.
Delâl:
Güzel, aziz, sevilen.
Delali:
Doğruluk, şefkat.
Delfin:
Yunus balığı.
Dem:
1. Soluk. 2. Çağ. 3. İçki içme ya da içki. 4. Kıvam.
Demet:
1. Bir araya toplanmış ekin ya da çiçekler. 2.
Aynı yöne giden ışık kümesi.
3. Bağlanmış deste.
Demi:
Kadife.
Denef:
Beyaz ipek.
Denge:
1. Bir insanın ya da bir nesnenin devrilmeden, dikey durması. 2. İki
karşıt gücün denk gelmesinden doğan durum.
Deniz:
1. Yerkabuğunun çukur yerlerini dolduran, tuzlu su kütlesi. 2.
Sınırsız genişlik, çokluk.
Denizay:
Ay gibi parlak deniz.
Denizcan:
Deniz gibi sevilen can.
Denizgün:
Güneş gibi aydınlık deniz.
Deran:
Çaresiz, biçare.
Derem:
Para, akçe.
Deren:
1. Tırmık da denen bir tarım aracı. 2. Ekini biçip toplayan,
derleyen.
Derim:
Çadır.
Derin:
1. Dibi ağzından, yüzeyinden ya da cephesinden uzak olan. 2.
Benzerleri arasında sivrilmiş ve ileri durumda olan. 3. Uzun süren.
4. Ağır, yoğun. 5. Anlaşılması, kavranması güç olan. 6. Çok içten
gelen. 7. Dip.
Derince:
Basamak.
Derlem:
Koleksiyon.
Derman:
1. Bir şeyi yapabilme gücü. 2. İlaç, çare.
Dersim:
Tunceli, alevi mezhebinin çoğunlukta olduğu ve Zazaca konuşulan
memleket.
Derya:
Büyük deniz, okyanus. Çok bol, pek çok, bolluk.
Deryadil:
1. Gönlü geniş, hoşgörülü. 2. Deniz gören, denize karşı.
Deryanur:
Nur denizi.
Desen:
Bir yüzeye çizilen, nesnelerin biçimlerini, belirli çizgilerini
gösteren resim.
Destan:
1. Tarih öncesine ilişkin olağanüstü olayları öyküleyici bir
yöntemle ve koşuk olarak anlatan en eski yazınsal tür. 2. Olağanüstü
ve şaşırtıcı yiğitlik olayları dizisi.
3. Kuş cıvıltısı. Şarkı.
Deste:
1. Demet, bağlam, tutam.
2. Çok.
Destecan:
Herkese içtenlikle bağlanan.
Destegül:
Gül demeti, çiçek buketi.
Destegüz:
Sonbahar hayranı.
Destenaz:
Hayranlık uyandıracak kadar zarif bir nazı olan.
Devin:
Kımıldama, çırpınma, didinme.
Devinsu:
Suyun ritmik hareketleri, akarsu.
Devlet:
1. Toprak bütünlüğüne dayalı siyasal egemenliği sürdüren hukuksal
varlık. 2. Kut. 3. Mutluluk. 4. Orun.
Devran:
1. Yeryüzü, dünya. 2. Kader. 3. Çağ, zaman.
Devrim:
1. Bir toplumun yaşamında önemli işlevi olan kurumların hızlı ve
geniş kapsamlı bir biçimde kökten değiştirilmesi yada
yenileştirilmesi. 2. Herhangi bir olaydaki hızlı ve geniş kapsamlı
niteliksel değişme. 3. Pek çok alanda eskisini kaldırıp yerine
yenisini koyma.
Devrin:
Bir kişi veya olayın gündemde olduğu tarih dönemi.
Dığa:
Güneş.
Dıjın:
Gümüş.
Dışe:
1. Altın. 2. Çok iyi nitelikler taşıyan kişi.
Diba:
1. Çiçekli desenli ipek kumaş. 2. Sevgilinin yüzü.
Dicle:
Kaynağı Kuzeydoğu Anadolu'da bulunan, ülkemizden sonra Irak
topraklarından da geçerek denize dökülen büyük akarsu.
Diclehan:
1. Dicle'nin egemeni. 2. Dicle gibi coşkun yönetici.
Didar:
1. Güzel yüz. 2. Görme. 3. Cennette Tanrının manevi görünüşü.
Dide:
Göz, gözbebeği.
Didem:
Gözüm, sevdiğim, kıymetlim, göz bebeğim.
Dihar:
Doruk, yükseklik.
Dijan:
Atak, hamarat kızımız.
Dikmen:
1. Koni biçiminde sivri tepe. 2.Dik olan yer. 3. Dik yerdeki orman.
4. Yayla. 5. Dikilerek oluşturulan ağaçlık. 6. Çam ve başka
ağaçların gövdeleri.
Dikris:
Dicle Nehri'nin Ermenicedeki karşılığı.
Dila:
Gönlümü çalan.
Gönül.
Dilan:
1. Yürekler dolusu, gönüller,
yürekler.2.
Dans, şarkı.
Dilara:
Gönül alan, gönül okşayan.
Dilay:
Kalplere ışık veren.
Dilbahar:
Konuşmasının güzelliğiyle insanın gönlünü ferahlatan.
Dilber:
1. Gönül alan güzel. 2. Çekici kadın.
Dilberan:
Dilberler, güzeller.
Dilbeste:
Gönül bağlamış, âşık.
Dilcan:
İçi dışı bir olan.
Dildade:
Gönül vermiş, âşık.
Dildan:
Gönül vermek.
Dildar:
Birinin gönlünü almış, sevgili.
Dilderen:
Gönül alıcı.
Dilefruz:
Gönül aydınlatan.
Dilege:
Güzel konuşan.
Dilek:
İstenen, temenni edilen, arzulanan, beklenen, talep, rica.
Dilem:
Kalplere derman olan şey. Gönül ilacı.
Diler:
Dileyen, isteyen kimse.
Dilercan:
İstekte bulunan.
Dilferah:
Gönlü geniş, ferah.
Dilfeza:
Gönlü genişleten.
Dilfüruz:
Gönle ferahlık veren.
Dilge:
Hoş sohbet.
Dilhan:
İçten ve gönülden söyleyen.
Dilhayat:
Yüreğinin sesini dinleyen. Gönül hayatı.
Dilinaz:
Konuşmaya nazlanan.
Dilinisa:
Çok konuşan kadınlar.
Dilinur:
Konuşmasıyla gönüllere ferahlık veren.
Dilisu:
Temiz konuşan.
Dilişen:
Şen şakrak konuşmalar yapan.
Dilmen:
Birden fazla yabancı dil bilen.
Dilnaz:
Nazlı ve işveli bir eda ile konuşan.
Dilnur:
Gönlü nurlu.
Dilruba:
Gönül kapan.
Dilsafa:
Gönlü şen, dertsiz.
Dilsu:
Gönlü su gibi berrak olan.
Dilsuz:
Gönül, yakan.
Dilşa:
Gönlü hoş, mutlu.
Dilşad:
Gönlü hoş.
Dilşah:
1. Gönüllerin şahı, sultan. 2. Otoriter.
Dilşan:
Hatiplik yeteneğiyle şan şöhret sahibi olmuş.
Dilşat:
Gönlü rahat, sevinçli.
Dilşen:
Gönlü sevinçle dolu olan.
Dilyar:
Konuşkan sevgili.
Dinçay:
1. Hem dinç hem de ay gibi göz alıcı. 2. Aydınlık ilerici kişi.
Dinçel:
1. Gücü sağlığı yerinde. 2. Tuttuğunu koparan.
Dine:
Gözümüz.
Dinemis:
Gözde.
Diniz:
Sessiz, dingin. Huzur ve sakinlik.
Dirahşan:
Parlak, parlayan.
Dirim:
Yaşam, sağlık, güç, yaşama gücü.
Dirisu:
Duru su gibi olan.
Dirlik:
1. Yaşayış, hayat, varlık, sağlık, geçim. 2. Huzur.
Diruhi:
Evin hanımı.
Diyar:
Ülke, yurt, memleket.
Dize:
Koşuğun her bir satırına verilen ad.
Doğa:
1. Kendiliğinden var olan ve insan etkinliğinin dışında kendini
sürekli olarak yeniden yaratan ve değiştiren, canlı ve cansız
nesnelerden oluşan varlığın tümü. 2. İnsanlarca değiştirilmemiş,
yozlaştırılmamış olan. 3. Bir nesneye ya da bireye özgü yaradılış ve
yapı özelliklerinin tümü. 4. Her şeyi kuşatan gerçekliğin tümü,
evren.
Doğacan:
Sevilen doğa.
Doğagün:
Aydınlık doğa.
Doğal:
1. Doğaya uygun. 2. Yapay olmayan. 3. Yapmacıksız.
Doğanay:
Ayın ilk günlerinde Ay, yeni Ay.
Doğancan:
Yeni doğan.
Doğannur:
lşık saçan.
Doğay:
Ay gibi parlak doğ.
Yeni doğmuş ay.
Doğu:
Güneş'in doğduğu yön.
Dolunay:
1. Yuvarlaklaşmış, dolgunlaşmış Ay. 2.
Ayın on dördü, en parlak hali.
3. Çok güzel, Ay gibi kimse.
Dora
/
Doruk:
Zirve.
Bir dağın en yüksek yeri, doruk.
Döndü:
Henüz evlenmemiş kız.
Döne:
1. Evlenmemiş kız. 2. İadeyi ziyaret.
Dönem:
Tarihsel önem taşıyan zaman birimi.
Dönence:
Ekvator.
Dönüş:
Dönmek işi veya biçimi.
Dudu:
1. Papağan. 2. Eskiden kadınlara verilen bir san. 3. Pek zeki
olmayan güzel.
Duhter:
Kerime, kız.
Duman:
1. Yanmakta olan bir maddeden çıkan, içinde katı zerreciklerle buğu
bulunan gaz. 2. Havadaki bulanıklık.
Duranay:
Ayın en uzun süre gökyüzünde kaldığı zaman.
Durcan:
Uzun ömürlü.
Durgunsu:
Akmayan su.
Duro:
Eski bir Arnavutça isim.
Dursune:
Son olması arzulanan kızlara verilen ad.
Duru:
Pürüzsüz, bulanık olmayan, berrak, saydam.
Durugül:
Gül gibi temiz güzel.
Durugün:
Aydınlık gün.
Durugüz:
Sessiz sonbahar.
Durul:
Durulaş, berraklaş.
Durunaz:
Naz yapmak isteyen.
Durunur:
Sakinliğiyle gönüllere ışık saçan.
Durusel:
Berrak sel.
Durusu:
Katıksız, saf, berrak, temiz su.
Duruşan:
Şöhretine rağmen sessiz, sakin bir hayat süren.
Duruyar:
Sessiz, sakin sevgili.
Duşize:
1. Bakire kız. 2. Pırıl pırıl.
Duyal:
İçli, duyarlı, duygulu.
Kırılgan, aşırı hassas kişi.
Duygan:
Duyarlı.
Duygu:
1. Duyularla algılama, duyumsama. 2. Önsezi, his. 3. Kimi şeyleri
değerlendirebilme yeteneği.
4. İyi ya da kötü eğilim.
Duygucan:
Yüreği çok duygulu olan.
Candan duygulanan.
Duygucuk:
Sevimli, kendi halinde olan, sevecen.
Duygugül:
Duygulu ve gül gibi güzel.
Duygugüz:
Duygularında sonbahar hüznünü yaşayan.
Duygun:
Duygulu, duyarlı, hassas.
Duygunaz:
Duygularını ifade etmekte nazlanan.
Duygunisa:
Duygulu, hassas kadın.
Duygunur:
Duygularıyla herkesi aydınlatan.
Duygusal:
Duygusu yoğun olan kimse.
Duygusel:
Sel gibi coşkun olan.
Duygusoy:
Soydan duygulu olan.
Duygusu:
Temiz duygulara sahip olan.
Duyguyar:
Duygulu, sevgili.
Duysal:
Duygularını iyi yorumlayabilen. Duygu ile ilgili.
Duysun:
Duyulsun, hissedilsin.
Duyu:
İnsan ve hayvanların, dış dünyanın etkilerini duyma yeteneği.
Duyuş:
Algılama, işitme.
Düet:
1. İki ses ya da iki çalgı için düzenlenmiş müzik parçası.
Düğüm:
1. Bükülebilir şeyleri kıvırıp kendi üzerine ya da birbirine
dolayarak yapılan boğum. 2. Anlaşılması zor, karışık durum.
Düman:
Sis.
Dürdane:
1. İnci tanesi. 2. Oldukça güzel çocuk.
3. Sevgili, kıymetli.
Düriye:
İnci gibi parlak.
Dürnev:
Yeni inci.
Dürrişahver:
Sultanlara layık iri inci.
Dürriye:
İnci gibi parlayan, parıltılı.
Düş:
1. Hayal, rüya, güzel rüya. 2. Gerçekleşmesi istenen şey, umut.
Düşlem:
Düş gücünün özgür işleme yeteneği.
Düşsel:
Hayal gibi olan.
Düşüm:
Düşlediğim. |