|
Iğıl:
Belli olmayacak denli ağır akan su.
Ildız:
1. Yıldız. 2. Gündönümünden on gün önce.
Ilgar:
1. Dizginleri koyverilmiş atın dört nala koşması. 2. Bir yere atla,
ansızın, doludizgin yapılan saldırı.
3. Batı Karadeniz'de bir dağ.
Ilgı:
1. Hafif esen rüzgâr. 2. Soy.
Ilgım:
1. Serap. 2. Belli, belirsiz.
Ilgın:
Akdeniz'de bol yetişen, beyaz ya da pembe çiçekler açan ağaççık.
Ilıcak:
Ilıkça, ılık gibi.
Ilım:
1. Davranış, istek ve tutkularda ölçülü olma erdemi. 2. Güneş'in
eşlekte tutulumun kesim noktalarından birine geldiği an.
Inza:
Sunmak.
Iraz:
1. Hakkına razı olan. 2. Uzak, ırak.
Irıs:
Mutluluk.
Irmak:
En büyük akarsu, nehir.
Işık:
1.
Aydınlık, nur.
2. Cisimlerin yaydığı, gözle görülür ışıma. 3. Bir yeri aydınlatmaya
yarayan araç. 4. Mutlu durumlardan doğan, gözlerde ve yüzde beliren
parıltı. 5. Aydınlatan, yol gösteren kişi, yapıt.
Işıkcan:
Aydınlık veren, ışıtan sevgili ışık.
Işıl:
Parıltı, parlaklık, ışık, aydınlık.
Işılar:
Ortalığı ışığa boğan.
Işılay:
Ay ışığı, mehtap.
Işılcan:
Aydınlık veren.
Işıldar:
Işık verir, parıldar, şavkır, ışık saçar.
Işıltan:
Gün ışığı, güneşten gelen ışık.
Şafak ışığı.
Işıltı:
Parıltı, titrek ışık.
Işım:
Işınlık, ışık çizgisi.
Işın:
1. Bir ışık kaynağından çıkarak her yöne yayılıp giden ışık demeti.
2. Bir noktadan çıkan ve sonsuza giden yarım doğrulardan her biri.
Işınay:
Ay gibi ışıldayan.
Işınbike:
Aydınlık saçan kadın.
Işıngün:
1. Işık saçar, aydınlanır gün. 2. Işıyan Güneş.
Işınsal:
1. Işık saç. 2. Işıkla ilgili.
Işınsu:
Aldığı ışıkla parlayan deniz ya da akarsu.
Işırgün:
Aydınlanan gün.
Işıtan:
Günün ilk ışığı.
Işkın:
Filiz, taze dal parçası.
Itır:
1. Güzel, hoş koku. 2. Sardunyagillerden yaprakları hoş kokan bir
bitki. |